The Arrow, Şehre İhanet Edenleri Haklamaya Üçüncü Sezonuyla Devam Ediyor!

Burada Arrow, birinci sezonda çatır çatır adam öldürürken, yapımcıların hayranlardan gelen tepkilere dayanamayıp, sezon sonunda Oliver’a bir travma daha geçirterek öldürmekten vazgeçmesini sağladıklarını da not edelim.

Şimdi “Vay! Kız kardeşinin sevgilisiyle ha?” diyerek merhum Sara’ya yüklenmeden Laurel’ın, ölümünden hemen sonra Oliver’ın en yakın arkadaşı Tommy ile işi pişirdiğini söylemem gerek. Tabii bu noktada “Pardon, biz süper kahraman dizisine gelmiştik, bu süper bir pembe dizi çıktı?” diyebilirsiniz. Bayan oyuncular Gossip Girl’den toplandığından mıdır nedir, özellikle ilk sezonda bir süre sıkıcı romantik sahnelere katlanmanız gerekiyor. Dizi buradan verdiği açığı iyi tasarlanmış aksiyon sahneleriyle az çok kapatıyor. Deadshot, Count Vertigo, Huntress ve Merlyn gibi başka DC karakterleri işin içine girince tempo ancak yerine oturmaya başlıyor.

Birds of Prey

Bronze Tiger, Amanda Waller, Deadshot, Harbinger, Shrapnel ve John Diggle

Özellikle birinci sezonda benim gibi “DC dizisi diye izliyoruz, ama bu kadar da klişe sahne, içi boş diyalog olmaz ki!” diye esneyenleri 2. sezonda hoş sürprizler bekliyor. 2. sezonun ilk bölümlerinde “esas kız” olarak lanse edilen Laurel’in iticiliği tavan yapıyor. Bunu senaristler de fark etmiş olacaklar ki bazı bölümlerde karaktere yer vermemişler. Dollmaker, Brother Blood ve Clock King gibi çok daha ilginç antagonistler sahneye girdikçe kendinizi diziye kaptırıyorsunuz. Özellikle bir isim (ben her ne kadar zorlama olduğunu düşünsem de) hiç beklemediğimiz bir kurguyu beraberinde getiriyor. İkinci sezonun ortalarına doğru başka bir güzellik de Barry Allen’ın ortaya çıkması ve gümbür gümbür gelen Flash spin-off’unun öncüsü olması.

Green Arrow, çapkın bir milyarder olup gece hayatını şehirde suç avına çıkarak geçirdiği için genellikle DC hayranları tarafından “Batman’in ok atanı” olarak bilinir. Dizi bu algıyı kırmak için elinden geleni yapıyor. Lost kafasında ilerleyen kurgu (Ne Lost’muş yahu ilham vermediği adam kalmamış. Bu arada ilginçtir, Lost adasındaki sığınaklardan birinin adı da The Arrow’dur) bir yandan Oliver’ın Starling City’deki maceralarını anlatırken, flashbacklerle adadaki hayatını da gösteriyor. Geçişlerdeki sinematografi, özellikle ikinci sezonda çok başarılı. Oliver bir şekilde adada hayatta kalmış, ama nasıl kalmış? Flashback sahnelerinde karşımıza hiç beklemediğimiz DC karakterleri ve göndermeleri çıkmaya devam ediyor. Adada 5 yıl geçirdiğini biliyoruz ve iki sezonda henüz iki yıl dolmuş durumda, o nedenle diziyi 5 sezon tasarladıklarını düşünmek mantıksız sayılmaz.

Black Canary'siz Green Arrow olur mu? Olmaz!

Black Canary’siz Green Arrow olur mu? Olmaz!

Arrow’un kadrosu bayağı sağlam. Oliver Queen’i oynayan Stephen Amell’i biz dizi severler “neredeyse ikinci Spartacus olacak adam” olarak tanıyoruz. O rolü belki kapamamıştı ama kaderinde Crixus’la yollarının tekrar kesişmesi varmış. Manu Bennett, karşımıza Slade Wilson, yani Deathstroke olarak çıkıyor. Ama ne Deathstroke! Özellikle ikinci sezonda kendisini salyalar akıtarak izleyeceğinizin garantisini veriyorum. Oliver’ın son derece asil, ama gayet kirli çıkı olduğunu fark edeceğimiz annesi Moira Queen’i polisiye dizilerden aşina olduğumuz Susanna Thompson, önce koruması sonra ortağı olacak John Diggle’ı Dexter ve Ghost Whisperer’dan tanıdığımız David Ramsey, bilgisayar dehası IT elemanı Felicity Smoak’u ise Emily Bet Rickards canlandırıyor.

Yorumlar