Mortal Engines – İnsanlara Yüklenmesi Gereken Bir Sıfat Bu!

Mortal Engines (Ölümcül Makineler), Philip Reeve isimli yazarın Yılın Kitabı ve Carnegie Ödülü sahibi, ilki Yürüyen Kentler olmak üzere 4 kitabından (Yürüyen Kentler, İhanet Altını, Cehennem Makineleri, Karanlık Düzlük) temel alınarak sinemaya aktarılan taze soluklu bir bilimkurgu filmi. Zaten başarısını reddedemeyeceğimiz bu eserin bir de yapımcı ve senarist kulvarında Peter Jackson’ı görünce beklentiyi doruklara çıkardık haliyle. Peki ya bu beklentinin ne kadarı seyirciye döndü?

Yönetmen koltuğunda Christian Rivers’ı gördüğümüz Mortal Engines aslında her şeyin gösterilemediği, kamera arkası film beyinlerinin karakterler ve olaylar arasında nasıl bir denge sağlayabilecekleri konusunda bolca kafa yorduğunu düşündüğümüz, bazı kısımlarında izleyenleri tatmin edemeyen bir yapım. Böyle söyleyince de çok kötü bir sahne canlanmasın gözünüzde. Bu tamamen dört kitaplık bir serinin tek filmde anlatılmaya çalışılmasından kaynaklanan aslında oldukça doğal bir durum. Ha tabii yapımcılardan durum buysa filmi de seriler halinde beyazperdeye taşımış olmalarını isteyebilirsiniz. Ancak buradaki sorun filmler arası bitiş noktalarının belirsizliği. Yani kitap hem karakterler üzerine yoğunlaşmış hem de olayları götürmüş. İnsanlara her film elle tutulur bir olay da çıkamıyor bu vaziyette. Olay akışının görsellikte parçalara ayrılamaması da tek bir filmin malzemesini karşılayabiliyor yalnızca.

DİKKAT: Bu noktadan sonra yazıda bolca SPOILER var!

Konu Seyirciye Ne Kadar Ulaştı?

Günümüz dünyasını düşünecek olursak aslında filmin anlatmaya çalıştığı kurgu kulağa çok da yabancı gelmiyor. Gün geçtikçe kamu oyunun haberi olsun olmasın güçlendirilen savaş teçhizatları ve yapabilecekleri aslında herkesin aklının “yok öyle bir şey yahu” köşesinde. Elbette sonuçları hesaplanamayacak düzeyde bir kuantum silahının varlığını burada sorgulayacak değiliz o yüzden. Sömürgeci devletlerin açgözlülük ve hırslarının nelere bedel olabileceğini yeterince anladık zira.

Kuantum kaynaklı bu silah kullanılarak 21. yüzyılda yaşanan 60 Dakika Savaşı tüm dünyayı verimsizliğe, yurtsuzluğa ve farklı bir göçebelik anlayışına iteliyor. Farklı göçebelikten kastım yine şehirlerin varlığını koruması ancak her an hareket halinde olması. Bittabi bu hareketlilik de peşinde enerji arayışlarını getiriyor. Geçmişinden tekrar ve tekrar ders alamamış insanoğlu, sömürgecilik anlayışının avuçlarında yalpalanmaya, daha doğrusu yalpalamaya devam ediyor. Bunun yanı sıra konarı atılmış göçer hayata sıcak bakamayan başında Çinli tatlı bir abimizin bulunduğu duvar ve ardı var. Yürüyen kentler tarafından sürekli saldırı altında kalmış ama hepsini geri püskürtmüş apayrı bir dünya.

Asıl Olay

Ve yine buradasın, Londra! Londra kenti enerji arayışı uğruna ne şehri olduğuna bakmadan dibine değin sömürebileceği, yutabileceği yeni yerler arayan Batılı Yağmacı Şehirlerin başını çekiyor. Ancak Londra’nın en büyük farkı; Thaddeus Valentine. Gözünü hırs bürümüş bu azimli kötümüz Çinli arkadaşa ve ardında sakladıklarına kafayı fena takmış olacak ki çözümü Atalarının hatasında buluyor. Kuantum gücünü dehşet seviyesinde savuran Medusa sistemini baştan yaratıp yeni dünyanın kralı olmak isteyen Bay Valentine yıllarını sabırla harcayarak en sonunda istediğine ulaşıyor. Ama her artının bir eksisi de vardır, unutmamak gerekir ki.

Medusa’yı çalıştıracak bilgisayar sistemini bulan kişi, Valentine’ın sık sık ziyaret ettiği sevgilisi, arkeolog Pandora Shaw. Pandora yüzleştiği adamın hırslarında nasıl kaybolduğunu anlamış ki bu keşfini katiyen ona verme niyeti yok. Maalesef arzuları uğruna her şeyi harcayabilecek Thaddeus, Pandora’yı da gözden çıkarıyor ve onu öldürerek bilgisayara el koyuyor. Pandora bu sırada bilgisayarın çökmesine sebep olan çipi kızı Hester Shaw’a emanet ederek hayata gözlerini yumuyor.

Kabaca hikayenin önemli kısımları bunlar. Buraya kadar aslında herhangi bir sorun yok, makul ve yerinde, olması muhtemel mantıklı bir işleyiş var. Seyircilerin büyük bir çoğunluğunu bu açıdan tatmin edebilir. Ancak senaryo sıkıntısı filmin sonlarına doğru, yerleşik hayat ve Londra karşılaşmasındaki savaşta kendini belli ediyor. Dünyanın 60 dakikada tüm düzenini değiştiren bir kuantum silahının 2 dağ eteği arasına dikilmiş görkemli duvarı yıkmakta 3 vuruş gerektirmesi, izleyenlerin gücünü sorgulamasına sebebiyet veriyor. Burada ya Ataların savaşının en azından birkaç ay olması veya duvarın tamamen tek vuruşta ortadan kalkması daha elle tutulur olabilirmiş.

Farklı Bir Aksiyon

Aksiyon açısından beni asıl şaşırtan kısım Hester ve Tom’un ilk kovalamacası sırasında düzlemi 2 boyut edası içinde kullanmış olmaları. Bu bana bir yerlerinden Inside oyunundaki işleyişi anımsattı. O yüzden çok olumlu yaklaştığımı söyleyebilirim bu başlığa. Bu tarz hareketler uzun bir süreçtir sinemada görmediğimiz, görsek bile beğenemediğimiz hareketlerdi ve bana kalırsa Mortal Engines çok iyi bir performans sergilemiş. Onun haricinde aksiyonun her tonunu gördüğümüz bir filmdi. Duygusal sahneler ve aksiyonun geçişi özellikle ayrı bir başarı sergiliyordu. Aksiyon anlamında herhangi bir eksik gördüğüm söylenemez. Hatta Medusa’nın yok edilmesi için havalanan uçaklar ile Londra’nın çarpışması bana bol bol Star Wars mazisi yaşattı diyebilirim. Müziklerle de çok uyumlu desteklenmişti aksiyon sahneleri, bu husustaki seçimler ve yapımlar bana oldukça yerinde geldi.

Karakterler ve Oyunculuklar

İşin en çok değinmek istediğim kısmına gelelim. Bu başlığın üzerinde ayrı bir bakış açısı sergilemek istememden ötürü alt başlıklara ayıracağım. Lakin önce oyunculuklara değineyim. Şahsen ben bu tarz ikonik filmlerde ikonu parlak, bilindik yıldızlar görmeyi pek hoş karşılamıyorum. Oyuncunun değil, yapımın parlaması gerekiyor. Ancak ikonlaşmış bir oyuncu seyircinin onayını çabucak kazanacağından düzgün bir karakter incelemesine ve objektif yaklaşıma rastlayamıyoruz. Beraberinde filmin oyuncunun ardında kalması gerçekleşebiliyor. Ancak çok fazla büyük oyuncular aksine yeni nefeslere yer vermeleri beklenen ve onaylanan doğru bir yaklaşım.

Zaten sergilenen performanslarda Mortal Engines adına gayet layıktı. Oyuncular ve karakterler arasında gözle görülmeyen güzel bir bağ vardı veyahut kurulmuştu. Artık gelelim karakterlere.

Hester ve Tom’un Dengelenmiş Karakterleri

Hester intikam duygusunun peşinde hayatını şekillendiren güçlü bir kadın, Tom ise havacı olma arzusunu ebeveynlerinin acı kaybı ile kalbinin derinliklerine gömüp kendini tarihe adamış bir adam. Özellikle Hester bir anda kabusa dönen hayatının ardından Dirilen Adam Shrike tarafından büyütülüyor ancak nefretinden kaynaklanan amaçlarından ötürü ona sırtını dönmek zorunda hissederek kasvetli yollara atılıyor. Tom da buna benzer bir şok dalgası yaşıyor, idolü olarak gördüğü adam tarafından hiçliğe itilirken. Bir araya geldiklerinde güzel bir bütünü oluşturan bu ikili, hikaye için çok önemli bir görev üstlenirken tüm ilgiyi üzerlerine çekmiyor, sadece yapmaları gerektiğinde kalarak hayatlarına devam ediyorlar. Bu son kısım aslında en çok hasret kaldığımız özelliklerden olduğu için ayrıca beğendim. Senaryo ana karakter haznesi üzerine asla gerekenden fazla durmuyor ve tüm karakterlere pay biçiyor. Böylece insanlara kendilerinden bir parça bulmaları ve filmle iletişim halinde olabilmeleri için sunulan fırsatlar artıyor.

Gerçek Bir İkon: Anna Fang

İşte Mortal Engines curcunasında görmek istediğimiz türden bir karakter. Kendini 10 kilometre öteden ele veren tarzı, her kelimesinden emin ve yoğun dalga içeren cümleleri, asıl önemlisi ise yapması gerekenden şaşmayan kişiliği ile Anna Fang. Karakter sahneye adımını attığı andan itibaren tam yerinde kararları ve sağlam manevraları ile bizleri zaten kendisine kilitlemişti. Benim Fang’de en sevdiğim kısım, görev bilincinin çok yüksek olması ve etrafında toplanan kişileri yönetirken hiç zorluk çekmemesiydi. Rüzgar Çiçeği, ölse dahi hapsolmayacak kadar özgürlüğüne düşkün. Beklemediğimiz yönü, Pandora’yı tanıması oldu. Elbette Pandora 8 yaşındaki kızının eline bir çipi bırakıp öylece hayata veda edecek değildi. Hazırlıklı olarak Fang’i Valentine’a karşı Medusa konusunda uyardı ve çipin kimde olduğunu söyleyerek gelecek savaşta ellerine sağlam bir savunma sağladı. Elbette Fang gibi bir kadın eninde sonunda Hester’ı bulacaktı. Kısaca benim filme çok yakıştırdığım, kaba tabirle cuk oturmuş diyebileceğim bir karakter. Jihae ise karaktere hayat verirken kusursuz oyunculuk sergiliyor neredeyse. Karakterin çizgisinden bir an bile çıkan hiç bir hareket veya bakışı olmamıştı. Bu kız değerlenir benden demesi!

Terminator Geri Döndü: Shrike

O nasıl güzel bir seslendirmedir öyle Stephen Lang? Karakteri gereği yavaş, titrek konuşan hafif kayık bir aksan ve muhteşem bir bütün. Şahsen karakteri ilk gördüğümüz andan sonuna dek bu ses performansına bayıldım. Peki ya Shrike? Mortal Engines dünyasında bir ölümcül makine? Onlara başka bir tabirle Dirilen Adam diyorlar. Shrike da bu dirilmişlerden biri. Kendisi ana karakterimiz Hester’ı 8 yaşından itibaren büyüten ve makine olduğuna üzüldüğümüz bir abimiz. Aslında Shrike şahsı için önemli bir geçmişe sahip, apaçık ortada.

Bu karakter, seyirciyle tanıştığında “çok fena şeyler yapacak kesin” diye düşündüren ama şaşırtıcı bir sapmanın içinde, duygusal vedaların başında gördüğümüz nadir fakat başarılı çeşitlerden. Kalbi olmadığı halde yalnızlık çeken, yalnızlık hissini algılayamayıp kendisiyle eşleştirdiği oyuncak bebekleri biriktiren, geçmişinden ve hayatından koparılsa da bunu zafer olarak düşünen lakin temelinde huzura ve duygularına, sevgiye kavuşmayı bekleyen Shrike. Bence güzel yazılmış ve işlenmiş bir karakterdi, kendi hikayesi içinde mutlu sona erdi. İnsanlar onun için yönetmen ve senaristlerin boşa kendilerini heyecanlandırdıklarını düşünebilir, bana kalırsa kesinlikle öyle değil. Zayıflığının sevgi olduğunu düşünürsek onca silahın çökertemediği çeliği bir kalbin varlığını tam olarak anlaması, bedenini terk etmesi için yeterli bir neden. Zaten bize verilen geçmişinden ve Hester ile yaptığı konuşmalardan bu nedenin ne kadar yerinde olduğunu kavramak mümkün. Ağlattın beni yeni nesil terminator…

Derdin Neydi Thaddeus Valentine?

Valentine, filmin en oluşturulamamış, seyirciye aktarılamamış karakteri. Bu yüzden Thaddeus cephesinde sıkıntılı durumlar var. Karakter sırf hırstan ve açgözlülükten ibaret. Hani sadece olay örgüsünün kötü ihtiyacını karşılamak için oluşturulmuş, o kadar. Kendi içinde de çelişkileri var. İzleyici Valentine bölümünü hiç anlayamadı, anlayamadığından ötürü seyirciye iyiler ve kötüler arasında bir tür seçim şansı sunulmadı. Hiçbir kısımda biz Thaddeus’un felsefesini derinlemesine göremedik. Sadece Kate’e yaptığı konuşmada bir cümleden ufak ve gerçek  bir neden çıkarılabilirdi. Diğer karakterlerin üzerine durulduğu kadar bu kötümüzün de üstüne durulmalıydı. Şimdi belki bana çıkıp o adamın savunulacak bir yeri yoktu diyebilirsiniz, bu tamamen filmin onu eksik tanıtmasından kaynaklanır.

Ancak şöyle düşünün: Eğer kovalamaca sahnelerinden azar uzar kıssalar, Valentine’ı anlatabilecek bir zaman çıkarsalardı ortaya ve karakteri “Duvarın arkasında dünyanın tüm insanlar için verdiklerini bizden kısarak hepsini kendilerine kullanıyor, bizim burada enerji için ölmemizi hiçe sayıyor  ve bir gün hepimizin yok olmasını bekliyorlar. Bizim de hakkımız olandan bizi mahrum ediyorlar, bense bunun önüne geçip hepimiz adına sahip olmamız gerekeni alacağım.” felsefesi üzerine oturtsalar açıkçası ben hak verirdim kendisine. Ki bunu belli etmeleri için de öyle çok bir zamana ihtiyaçları yoktu.

Ha peki bu fikir karakteri bozmaz mı? Asla bozmaz. Çünkü Valentine kızıyla konuşurken zaten her şeyi kendilerine saklamış olmalarına sinirlendiğini söylüyor. Ama sadece tek bir cümleyle bırakılması seyircilerin onu çoktan gözden çıkarmış olması için makul bir neden. Ve bana kalırsa da senaryonun büyük bir eksikliği. Koşullandırılmış ve gerçek sebeplerden yoksun bırakılmış dümdüz kötü karakterlerin devri kapanalı uzun zaman oldu. Asla aklınızdan çıkmasın, dünya üzerindeki hiç kimse elinde sağlam nedenler olmadan böyle yıkıcı hamleler yapamaz, ne kadar kötü de olsalar insan doğası gereği tutunmaları gereken iyi bir dal, iyi bir açıklama olmalıdır. İkinci bir Thanos olabilecekken onun yerine harcanması uygun görülmüş, baştan sona eksik bir kötü; filmin de en beğenmediğim bölümüydü.

Haddinden Uzun Kovalamaca Sahneleri

Yahu tamam; aksiyonunuz güzel, efektleriniz çok iyi, müzikleri müthiş kullanıyorsunuz falan anladık da nedir bu kovalamaca aşkı? Türk dizilerindeki, insanlar arasında arkada gergin müzik hakimken kameranın sırayla kişiler arasında yön değiştirmesine döndü bir yerden sonra. Kesinlikle bu sahneler olması gerekenden uzundu. Hadi az birazını uzun yaparsın susarım, ne diye hepsi böyle uzun uzadıya gidiyor? Hiç olmamıştı. Sırf bu sahneler yüzünden eksik kalmış önemli boşluklar doldurulamamıştı. Elbette aksiyon görmemiz gerekiyor, bu tarz filmlerin kalbidir aksiyon ama böyle bir anlayışla değil. Ki zaten kovalamacadan kısmak eminim film aksiyonunu asla kötü yönde etkilemezdi.

Genel bir sıralamadır: Önce hiçbir şeyini tam olarak ayırt edemediğimiz kısa bir aksiyon sahnesiyle giriş yapar kimin ne olduğunu ve karakterlerini tanır ortada hangi mevzunun döndüğünü ve kimin neyi neden, nasıl savunduğunu izler arada yine kısa soluklu birkaç aksiyon görür ve son olarak asıl hareketlilik bölümüne geçeriz. Sanırım bu biraz 4 kitabın birlikteliğinin vermiş olduğu kafa karışıklığından ötürü yapılmış bir hataydı. Yine de yakıştıramadık…

Hak Ettiği Not

Kovalamacaların uzunluğu ve eksik temeller ile Thaddeus’u düşününce filmde Mortal Engines’e yakışmayan türden yanlışlar ve problemler vardı. Senaryo bölümündeyse son anda yaptıkları hata acemi düzeyi filmlerde görünür cinstendi. Kuantumun gücünü ballandıra ballandıra anlatıp duvarı yıkmak için 3 kez vuruş hakkı istemeleri, bizi üzen klasik ve kötü bir hamleydi. Ancak genel olarak bakarsak izleyeni tatmin eden, aksiyonu fazlaca yaşatan ve karakterleri de(En azından Valentine hariç) bu arada kaynatmayan güzel bir yapımdı. Karakter ve olay zıtlığı arasında, birinden ağırlık çalıp ötekine verme durumu yoktu; olabildiğince önemli detayları beyazperdeye kazandırmışlar. Hatta bana kalırsa bunu mükemmele yakın bir profesyonellikle yapmışlar. Müzik kısmına değinmiyorum çünkü hiç kusuru olmayan bir bölümdü. Filme ve anlatmaya çalıştığına, sahnelere uygun seçimler vardı. Ne çok harika ne de çok kötü diyebileceğimiz ayardaydı. Oyunculuklar da dediğim gibi benim bayıldığım bir düzeydeydi kesinlikle. Tekrar söylemek istiyorum, oyuncu-karakter uyumu harikaydı. Her karakterin olabildiğince derinine inmeleri, artık her filmde görmek istediğimiz türden bir tutum.

Benim kendi görüşüme ve anlattıklarıma dayalı olarak Mortal Engines 10 üzerinden 7.6 alıyor. Siz de kendi notunuzu ve görüşlerinizi belirtmekten çekinmeyin, başka film incelemelerinde görüşmek üzere! 

Yorumlar